TerminatorsalvationYapım Yılı: 2009
Yönetmen: McG
Oyuncular: , , , , , ,
İzlenme Değeri: 67/100

İnsan, , -insan… Hollywood’un insanı makinelerle kıyaslama fantezisi bitecek gibi değil. Terminatör serisinin özünde bu var zaten denilip işin içinden çıkılabilir. Fakat ortada ince bir ayrıntı var insan ve kıyaslaması nasıl/neden oluyor da hep insanın üstünlüğüyle bitiyor. Filmin verdiği cevap belli ve Hollywood’da ne kadar bu tarz film varsa bu klişe cevap dışına çıkmadı (!): “Nedir bizi insan yapan şey? Kodlayabileceğiniz bir program değildir. Onu bir çipe sığdıramazsınız. İnsan yüreğinin gücüdür bu.” Peki bu cevaba evet öyledir diyip geçmek ve bunu bir doğru olarak elimizdeki doğrular hanesine eklemek ne kadar makul bir davranış.

Yeniden filme dönersek, bu cevap bize satır arasında Marcus’u da kullanarak şunu fısıldıyor. Vücudunun geri kalanı metalden olsa da kalbinin insana ait olması Marcus’u olmaktan çıkarıyor. Üstelik film işi daha da ileri götürüp beyni insani bir ölçüt olmaktan da soyutluyor: “Kalbi bir insana ait ve çok güçlü. Keza beyni de öyle. Ancak bir çip ara yüzü var. Melez bir sinir sistemi var.” Beyinin bir kısmı dahil bütünüyle insani olmaktan çıksa bile o makineyi insan yapan ya da insan gibi hareket etmeye iten şey kalbi. Sabahtan akşama kadar okulda, sokakta, hemen her yerde bildiğimiz Batı’nın “akılcı” aklı, nasıl oluyor da insanı insan yapan ve geri kalandan ayıran şeyin /beyin olduğuna değil de, kalp olduğuna hükmediyor?

Buna Batı’nın akılcılığı artık çöktü onlar da bu tür fantezilerin peşinden gidiyor gibi kestirme ve yüzeysel bir cevap vermek kolay. Bu yüzeysel cevabın peşinden gitmeden önce biraz daha ayrıntıya inelim. John Connor komutanın emrine karşı çıkarken daha da ileri gider: “Komuta, tıpkı makineler gibi savaşalım istiyor. Duygusuz, mantıksal kararlar almamızı istiyorlar. Ama bizler değiliz.” Bu cümle diğerinden çok daha keskin ve aklı ıskartaya çıkaran bir şey gibi duruyor. İnsanın sağduyusuna olan inanç muazzam bir şekilde vurgulanıyor. Ama başka bir yerden daha gidilebilir. John Connor gemide konuşlanmış ve insanları bürokratik olarak yöneten merkeze ve onun akılcılığına realizmine isyan eder kurtuluşu buluyor. Gemideki komutanın akılcılığı galip gelmek için gerekirse bir sürü insanın ölebileceğini dahi göze alabilmektir. Bu da filmin akılcılığa karşı meydan okuyucu konumunu bir hayli güçlendiriyor.

Peki neden? Sanırım bunun ipucu John Connor’un kasetten dinlediği ses de bulunabilir: “Emin olmadığın zaman her zaman yaptığın gibi kalbinin sesini dinle.” Bu aklı tamamen dışlamıyor, sadece aklın tıkandığı durumlarda kararsız kalmaktan ziyade bir karar çağrısından bulunuyor, bunun için tek güveneceğin şey de iç ses yani kalbin sesi oluyor. Bir karar fetişizminden bahsetmek zor, ama karara yönelik mutlak bir arzudan söz edilebilir. Peki bu sağduyuya neden güvenmek gerekir? Marcus’un iki kez tekrarladığı bir şeye dönmek bu soruya net bir cevap vermese de, önemli bir ipucu sağlıyor: “Çünkü sen benimlesin. Çomağın, değneğin güven verir bana.” Sağduyunun kutsal olanla bir şekilde iletişimi olduğu, bu iletişimin denen şeyi değerli, peşinden gidilmesi gereken bir şeye dönüştürdüğü söylenebilir.

Peki sıradan öznelere verilen bu mesaj ne işe yarıyor? Bir karar fetişizmi olmasa da, verilecek her türlü kararın meşruiyeti sağlanıyor. Bazen makul gelmeyebilir verdiğiniz karar, ama sağduyunuz size onu onaylıyorsa peşinde gidin diyor. Burada Amerikan kapitalizminin kararsız özneleri dışladığı, kolay ve net kararlar veren özneler yaratmak istediği gibi muazzam bir projeye girmek ne derece doğru bilmem, ama sanki film, bir karar verin, sağduyunuzun peşinde. Başka türlü de bakılabilir tabi, ek siz oradaki tipler biz verdiğimiz kararları salt aklın çıkarcı emirleri dahilinde vermiyoruz, sağduyunun dayattığı bir iyi/doğru arayışı var bu karalarımızın ardında, yaptığımız savaşın temel düsturu da bu.

terminatorsalvation2